Cumartesi, Aralık 31, 2016

sermest müstezat



bir de beni sevseydin,
üstelik bu karanlık gecede,
tek yıldız sen olaydın gökyüzünde,
kalbimden kopan bir parça
sen sesinle
bilseydin bir de
şarkılarını söylerken susmadığımı
fırtına içinde ıslık sesi duyulmaz oysa
sen bilseydin
sevilmezdin bu kadar
toprak altında samanyolu
görmek isteyen için alem heryer...
gül kokulu dualar
ne bir haç ne bir âlem
fısıldar Tanrı'ya
"kötü etme beni"...
zaman sayılı
ve yoksun burada
yâri yanında değil kalbinde taşıyandır mecnun
sabah olsun şimdi
aydınlansın çimenler
üzerlerinde yaş
benden sana hatıra
gel sesidir rüzgâr
dinle..
gelmesen de es yüreğime...
hayret hiç saat sesi yok
dünya mı durdu yoksa?
yoksa ben mi?
böyle zamansız kaldım senle?
boşver yak kağıtları şimdi
mürekkepler kül olsun
okuyamadığın bu satırlar
karışsın saçlarına..
ak alnında parlasın
şu garip harflerin alevleri
kalbimin hançeresi misali..
Tutulmaz el ile bilmez misin?
düşüncelere el değmez.
duymuyorsun sen kendini ben gibi
taştır neticede pırlanta dediğin
erimiş bir madendir altın
basılmış bir kağıttır para
bugün var, yarın...!?
Sevda son nefese kadar....





?

Pazartesi, Aralık 12, 2016

Çık-ış...


Üşüdük, üzüldük de çokca, bir sarılamadık doya doya
Bir karar veremedi gözlerin, 
Söze gelince bi-karar oldu şen dilin,
Kalbin arafta bir yerde saklı hep,
Ellerin tut beni diyor da, 
Kolların ummana açık,
Çık içimden artık ne olursun çık...





Bestekar:Semahat Özdenses
Güftekâr:  Hüseyin Çolak Yurdabak
Makam:Uşşak
Solist: Elif GÜREŞÇİ



Salı, Aralık 06, 2016

1 ihtimal-siz


Bir ihtimal daha var, 
Sonsuz ihtimaller dahilinde,
Pekiyi,
Neye yarar ki,
Sen yok isen o ihtimal içinde ?

Sükût edip de mecnun edilenler kervanında yürürken, 
Şu ıslak çöllere çöl mü denir acep?
Bir düşün, buralar neden yağmursuz da..
Bu kum neden ıslak?
Bir damla gözyaşı ıslatır mı Büyük Sahra'yı?
Ya evetse cevap ?

Eyvah ! şimdi ne yer ne yâr kaldı.. diye inletirken yeri göğü Feryâd-ı Mecnun,
Bu neş'e niye?
Nerede kaldı bir dirhem yeis?
Gece gibi heceler neden?
Neden renksiz kokusuz gözyaşları?
Hiç düşündün mü?
Neden görünmez kaptanların gözyaşları pilot kabininde?
Ya ağlıyorsa gerçekten şu benim ıslı çölün ortasından geçerken,
Ya sahiden uçan bir mecnunsa o da ?

Sen sebep oldun bunlara sen,
Şehr-i kâbus'un bütün duvarlarına adını yazsam,
Bütün kaldırımlarına adının geçtiği şarkıları mırıldansam,
Köprülerinin altında teneke yakan bütün sıska abilere anlatsam seni,
Ve sen bunları hiç bilmeden yaşasan...
Huzurlu ve bulutlara bakarken beni düşünmeden..
Gülüşünü saklama boşuna görürüm...
Hakettim kendi kendime gülmeyi...
Kendi kendime ağlarken,
Seni sevmeyi. 
Anlamsız bütün sevda satırları..
Hepsi uçup gidecek bir gün..
Dökülen yapraklar yeniden yeşerecek!

Bir ihtimal daha yok...
Vuslattan gayrı...
Saat,  taş plak devir 78....



Beste: Osman Nihat Akın
Güfte: Osman Nihat Akın
Makam: Nihavend
Usûl: Düyek


Solist: Perihan Altındağ Sözeri

Cumartesi, Ekim 29, 2016

Üç harfli-ler


Geri dönüşümsüz herşeydir aşk..
Yayından fırlayan ok,
Cepten dökülen bozuk para,
Avuçtan boşalan kum tanesi,
Kaçırılmış vapur,
Atılmış imza gibidir aşk..

Geri dönüşümü olmaz
Aşk bitti mi;
Başka bir şeye dönüşmez.
Oyun hamuru gibi bir diğer parçayla birleştirip devam edilmez.

Aşk kendi içinden çıkar ve kendi içinde kaybolur.
Sevgi gibi değildir aşk.
Çiçeği böceği seversin, 
Kediyi, kuşu okşarsın,
Güzel bir bebeği, narin bir kelebeği,
Unutulmaz bir şarkıyı unutmaksızın sevebilirsin,
Hatta bunların hepsini aynı anda yapabilirsin,
Sevgi için hepsine yeterli yer vardır kalpte,
Ancak aynı anda sadece bir kere aşık olabilirsin.
Nasıl ki; nefes alırken nefes veremezsin;
Aynı kalpte iki aşkı barındıramazsın.

Ruhâni liderdir aşk,
Peşine düştüğün, gözü kapalı emirlerine itaat ettiğin,
Gözünün içine bakıp şeksiz-şüphesiz eyvallah dediğin.
Destursuz girilmez bir bahçedir,
Giren düşer, düşer de,
Yeri bulamaz...
Ayakları basmaz, tâ ki izin gele !

Karşılıksızdır aşk,
Karşılık beklendi mi? Artık ona aşk denmez, 
Cebindeki son kuruşla aldığın simit değildir aşk. 
Kabullenmektir,
Deliyi deli, zekiyi zeki, zalimi zalim bilmektir.
Bilerek zillet uçurumundan atlamaktır aşk.

Edeptir aşk,
Edebinle gelip, efkârlı edebinle gidebilmektir.
Hüküm verendir aşk, 
Hüküm verenlerin en yücesinden gelen emre uyup,
Boyun eğebilmektir cânana.
Teslimiyettir aşk,
Kalbin ellerini kaldırdıktan sonra, kurşunlara gelmektir.

Varolmayan en büyük gerçektir aşk.
Hiç bitmeyecek sandığın, aslında hiç başlamayan,
Görünmez bir yokluktan gelip, bilinmez bir varlığa gidendir aşk.
Mâşukun cehennemidir aşk,
Yanmaktan zevk alıp,
İçinde üşüdüğü, zevkle kavrulup eridiğidir.

Ve 
Cennettin özetidir aşk..
Eden bahçelerinde misk kokan gülün bir yaprağı,
Sonsuz pınarlardan doymadan içilen bir âb-ı hayat,
Üzerinden hiç eksilmeyen güneş,
En uzun uyku,
En güzel uyanış,
Her an devam eden bir kayıp mutluluktur aşk.

Bu yüzden bulunmaz,
Bulunsa anlaşılmaz,
Anlaşılsa,
Kıymeti bilinmez,
Aşka düşülür de, kalkılmaz..
Zamana mahkumdur aşk,
Bu yüzden aşka zaman biçilmez.

Son nefese kadar aşk senin içindedir,
Sonra;
Sen aşkın içinde...





Beste: Yıldırım Gürses
Güfte: Kemâlettin Kâmi Kamu
Makâm: Uşşâk
Usûl: Semaî


Pazartesi, Ekim 24, 2016

Gül-üm-se


Gülümse,
Umursarsan gülümsersin çünkü.
İçini sarsan ne varsa benden yana unut.
Umursama ya da..
Umursamazsan gülümsersin çünkü...

Açıklanamayacak sırlar var..
Gizli uzaklar...
Sadece kendinin bilebileceği kalp çarpıntıları..
Gün ağarmış bir gecenin ortasındaymış gibi..
Gözlerinden anlamaya çalışılan çok başka bir dünyayı yaşamak.
Uzak..
Ama sanki yarın olacakmış gibi yakın..
Mümkün mü?
Olmasa bile, "olsun böyle iyi" dedirtebilecek kadar mümkün..

Saz köşede sessiz durur,
Ona can veren canandır..
Nefesin olur, sözün olur, elin olur, kolun olur, yüreğin olursa ses çıkar anca.
Ne ses vermiş mühim değil..
Can vermiş ya eline alan...

Suskun plakların izleri, iğnenin değdiği o çıtırtılı ânı bekler...
Kayıtlı ne var saklısında önemli mi?
O büyülü an, o ilk temas saçlarını tarayan bir kız gibi..
Sabah kalktığında aynadaki akis gibi..

Sessiz zamanları vardır yaradılanın,
Boğaz dolar,taşar vapurlarla, 
Rüzgâr sessiz gezer Kanlıca'da..
Emirgan'da sessiz açar erguvanlar,
Üsküdar'da duyulmaz bazı selâlar.
Sessiz hatıraları vardır insanın,
Söylenmedikçe duyulmazlar.
Yaşarlar sessiz kalb-i derûnunda..
Unutulmaz gözleri vardır sevilenin,
Lakin sana bakmaz.

Gülümse,
Bütün bunlar senin için..
Bu yâr, bu yara..
Bu kara toprak üstüne can veren gelincik..
Bu deniz, bu gökyüzü, bu taş bu toprak

Bilmesen de beni..
Unutsan da..
Gülümse..
Bu nefes senin için..



Beste: Bahri Altıntaş
Güfte: Hasan Kaya Manioğlu
Makam: Hüseynî
Usûl: Aksak

Salı, Eylül 20, 2016

gam-ze-deliler

Yoksun gene,
Gece örtüsünü çekmiş çoktan
Tam da yıldızlar sessiz yanarken
Tam da içim seninle kanarken
Elimde bir mektup buldum kendimi 
Sahibi sahipsiz, adresi belirsiz.
Elimde yıllar öncenin kokusu
Narin ipek bir ten dokusu
Gözler gözler yollarını
Hiç varılmayacak çıkmayan sokaklara dalan umutlar
Uzaklar zaten yok heryer yakın imkansıza
Aynı havayı solumak bile
Fikriyat suçu iken gece
Düşünmeden durulmaz düşünceler
Korku budur belki de..
Umutsuzluk çorak toprak, 
Susuz kara tohum
Dinlemek seni kabahatlar kanunu
Sana söylemek infaz.

"gamzedeyim deva bulmam
garibim bir yuva kurmam"

Bir kelime daha duysam sesinden
Ziyanı yok hiç eksilmez ziyândan
Bilmezsin sen bilirim 
Seni düşündüğümü
Ağaçların yaprakları kadar
Aldığım nefes kadar
Saçlarına değen o sombahar dalları
Söylemezler beni sana.
Bilirim..
Kulağına fısıldamaz nağmeler adımı..
Bilmezsin ve bilemezsin ölüp gitsem 
Sana yandığımı... 
İyi böyle, yazılmış yaşanır
Bilirim.


Uşşak Şarkı  Gam-zedeyim deva bulmam 
Bestekar: Tatyos Efendi
Usul: Sofyan

Salı, Eylül 13, 2016

Kristal Avize Gecesi


Sıkılmadınız mı?
Sütlü kahve halıdan,
Kahverengi mobilyadan
Kristal avizeden...

Hiç mi vazgeçmeyeceksiniz "hayallerinizden vazgeçtiğiniz kadar" beyaz renkli beyaz eşyadan.

Neden bütün montlarınız siyah?
Neden bütün kaşkollarınız gri ?
Neden bütün kazaklarınız kahverengi acaba?
Hiç vazgeçmediniz?
 "tutkularınızdan vazgeçtiğiniz kadar" fare renkli çoraplarınızdan?

Neden bütün saatler yuvarlak?
Neden evlerinizin duvarları hep aynı renk şampanya? Çok mu içtiniz ?
Aşık olmamışsınızdır bir kadına, arabanızın grisine aşık olduğunuz kadar?
Spor ayakkabılarınız bile siyah, siyah mercedesinize binerken.

Okuduğunuz kitaplar bile aynı... 
Korkmayın ! 
Marks okuyan gomonist, İkbal okuyan Işıdık, Sartre okuyan satanist olmaz...

Aynı hep şarkılarınız.. Bıkmadınız mı? Korkmayın başka notalar, akrep gibi sokmaz. 

Sloganlar bile aynı yıllardır meydanlarda, ezile ezile bi bitmediniz mi?

Takımları ayrı olanlar, ölmeye ölmeye gelenler stadlara,
Yıllardır Samanyolu'ndan bir adım öteye geçemediniz mi?

Hiç mi sıkılmadınız yandaş gazeteden ?
Hiç mi vazgeçmeyeceksiniz renksiz muhalefetten ?

İçinizden geçmiyor mu hiç mavi gökyüzü?
Elektrik prizleriniz bile aynı ulan kavga ettiğiniz yan komşunuzla.

Yaprağın bile bin yeşili varken doğada, senin sarığın hep aynı.
Güneş bile hergün farklı kızıl batarken, senin atkın hep aynı.

Bardaklar bile hep aynı şerbet de içsen, rakı da içsen..

Sevgililer hiç mi yıkmaz duvarlarını?
Hep mi aynı kavgayı ederler?

Cebinizdeki para aynı da alabilecekleriniz başka...
Bu dünyaya geliş aynı da bırakabilecekleriniz başka.

Hiç mi cesaretiniz yok filmciler, çekecek hikaye yok mu başka?

Hayallere demir atılmaz, içinde durursan o hayatta hayal kalmaz.

Bak,
Dön sırtını bütün müptelalıklarına.

Sen sen ol..
Başka ol..
Senden başka olmadığını anla..

Sen, Biz olma...
Biz, Sen olmayacağız hiçbir zaman !
Bıkmadınız mı abi hep aynı kendiniz olmaktan ?


Pazar, Ağustos 28, 2016

anastas mum satsana ya da tersi....


Bitip tükenmeden aynı yalanlara tıklıyorsun nette, aynı yalanları okuyorsun dönüp dolaşıp. 
Bir de okumayı sevmezmişiz !
Yalan !
Yalan okumayı severiz,
Yalan yazmayı sevdiğimiz kadar.
Yalan yaşamayı,
Yalan sevmeği,
Yalan söylemeyi yalan saymayız bile.
Yalan yuva yapmış içimize.

Kaç kere okudun olmayan Türk piramitlerini ?

Uzay gemisinin Rusya'da gövde inişi yaptığını ?
Hangimiz bilmez, Baltacı Mehmet Paşa'nın Çariçe Katerina seferini ?
Kaç kere paylaştın, caminin kapısının kilit taşına Mimar Sinan'ın şişe içinde;
"Bunu yazan tosun, o taşı yerine ko'sun" ! yazdığını.

En büyük yalanlar en  gerçek bilinenler oluyor.

Severiz yalanı "at yalanı dinleyelim" deriz birbirimize.
Yalan söyleyeni dokuz köyden kovmuşlar da, velkam tu onuncu köy..

Gerçekler yalan kadar tatlı değil tabii.

Acıtır, can yakar gerçekler. 
İşte o yüzden filmler var, o yüzden bu romanlar, bu diziler bu hayal kahramanları hayatımızda.
Süperman deyyusu, şeytana uyup bir üfürükte dünyayı yakıp kül etse oysa !
Ya da içip içip dağıtsa obi van kanobi...!
Ama olmaz, yapmazlar, yaptırmazlar. 
Bizim "hayali kahramanlara" ihtiyacımız vardır, bilirler. 
Gerçek kahramanlarla işimiz olmaz. 
Onlar bizim meşrebimize uymaz !
Ya laik kafirdirler ya yobaz şeriatçı,
Ya gavurun dölüdür onlar, ya arabın yaleli.
Bizim gerçek kahramanlarla işimiz olmaz !
"Aslan Yürekli" Rişar'ı 10 yaşında biliriz de, 
Sultan Alparslan'ın adını kitapta bile bulamayız.

Sevmeyiz biz gerçekleri...

Yalana doymayız. 
Beni neden aramadın ? diye sorana
-Canım istemedi demeyiz..
Şarjı bitiririz.

İnsanoğluna yalan söylemeyi siyasetçiler öğretti.

Yalana inanmayı, yalana kanmayı, yalanın ne kadar sıradan bir şey olduğunu, yalan söylemenin günlük hayatın basit kurallarından biri olduğunu hep onlardan öğrendik. 

Ama önce aileden aldık yalan eğitimimizi.

-Anne bana bunu al... 
-Param yok almamam.
-Hayır paran var !
-Evet var ama alamam.
- ??
-Baban kızar.
-Kızmaz..
-Kızmaz ama alamam..
-??
-Çünkü sende bundan beş tane var.
-Tamam o zaman param yok deme, babam kızar deme.. Anlat bana gerçek sebebini anne..Bana yalan söyleyerek, yalan söylemeyi öğretme !
Basit ama binlerce kez duyulan bu konuşmalar, çocukken yalanı kanıksamamıza sebep oldu.

Küçük yalanlarla küçük yaşta tanışıp, yalanla birlikte büyüyen çocuklar için yalan söylemek vaka-ı adiye haline geldi serpildikçe. 


Oysa "cehennemde yanması kesin olan"! "ahlak ve terbiyeden yoksun" batılı gavurların ! hayatta çocuklarına ilk öğrettikleri kural "yalan söylememek"tir. 


Dinle yalanın kıyası yapılmaz elbet. Yalancının dini imanı olmaz zira. 

Dünyanın en büyük yalancıları ateistler mi ? Onlarda da vardır elbet ama...
Bizim tanıdığımız 100 büyük yalancı içinde, kaçı hangi dine mensup ? buraya yazmayalım, yüzler kızarmasın.

Yalan ve riya toplum içinde yaygınlaştıkça sahte bir mutluluk yayılır içten içe. 

Yalanın yarattığı bu geçici sersemlik, giderek kalıcı bir hâl alıp ve algıları ters-yüz etmeye başlar. 
Bir süre sonra yalan içinde yüzen insanların, gerçekle ilgileri kesilip, hakikatle yalanı ayırt edemez vaziyete gelirler.
Gerçekleri söyleyenlere karşı kin ve nefret duyulmaya başlanır.

"Bizden değil" damgasını yiyen hiç bir dürüst insan, toplum içinde kabul görmez hale gelip, dışlanır.

Buna mukabil, insanlara en büyük yalanları en güzel şekilde söyleyenler, kaba bir uslup kullansalar dahi, giderek muteber insan haline gelirler. 

Örnek vermeyelim, başımıza iş almayalım "Ohal"de.


Zaten yalan ile ilgili bu gerçekleri yazmak yeterince öfke uyandırmıştır çoktan, bu satıra kadar !


Pekiyi, ne yapalım o zaman?

Şu önümüzden geçen parlak yalan kuyrukluyıldızına biz de mi atlayalım?
Biz de mi kapılalım bu yalan rûzigarina ?
Biz de mi kolay yolu seçelim muteber insan olmak için?
Yağcılık, adam kayırmacılık, dalkavukluk dergâhına biz de mi baş koyalım ?

Öyle ya ?

İnsanmışız ki binmişiz Nuh'un gemisine..
Bile bile lades yapmaz ya yaradan?
Biliyordu insanın ne tıynette olduğunu da, o yüzden yılanlarla koyun koyuna gittik onca zaman, kaplanlarla yanyana uyuduk Cudi'nin tepesine konuncaya dek.
Karaya ayak basıncaya kadar kurtla kuzu kardeş değil miydi o gemide kardeş?

Öyle ya ?

Hangimiz insan olmadık bu yalan dünyada ! 

Essah mı? Valla de? Yalancının... Gerçekten mi ? Sahi mi diyorsun? Yemin et, Kuyruk salla !!

Bu çağda gerçeğe inanmak işte bu kadar zorken, insan olmaya çalışıyoruz hâlâ...

Yalan mı ?










Pazartesi, Ağustos 15, 2016

Vakit Tamam


Zaman geçiyor...
Ve giderek çürüyorum içten içe...
Yalnız ben değil..
Sen de..
Sen de..
Hatta sen !
Sen de..

İçimizde neler oluyor?
Damarlarımızda akan kanın içinde neler var?
Nasıl hastalıklar yiyip bitiyor bizi gizlice ?
Bir kaç yıl sonra kendilerin gösterip, zamanın tükendiğini söyleyecekler...
O vakte kadar ne yapmayı düşünüyorsun?
Ölüp gitmeyi bekleyen insanlar sürüsü bu.
Ama ölmeyi akıllarının ucundan bile geçirmeden..

Zaman doluyor..
Kimbilir ne rüzgarlar esecek arkamızdan?
Şu an yaşananların hepsi birer masal olarak hatırlanacak bir nesil sonra..
Belki, hatırlanmayacak bile !

Sesinin yankılanıp döndüğü şu duvarlar..
Şu yapraklarını gördüğün ağaçlar,
Şu gökyüzü, şu grimsi bulut, şu akıp giden boğaz...
Arkamızdan sövecek insanlar...

Bak; ne sevgi kalacak ne acı..
Farkında mısın?
Sen ölünce dünya da ölecek..
Sen ölünce seninle beraber herkes ölecek..
Karıncalar, tapirler, salaklar ve atomlardan oluşmuş içine ruh üfürülmüş her şey..
Moleküller de ölecek türküler de...

Zaman doldu....
Ya da filmlerdeki gibi..
Vakit tamam..
Fark etmez..

Yaklaş aynaya gözlerine iyice bak..
Kaç kişi gördü doğduğundan beri bu gözler ?
Kaçı sağ?
Kaçı yaşıyor da şimdi yanında?
Vapurdan inerken yanından geçip giden o kadın..
Ya da sana not veren o öğretmen..
Ha duyamadım ?
Duvardaki yazılar bile siliniyor.

Geçip gideceksin sen de..
Şu hastalıklı hayat,
Şu adem-i merkeziyetçi sofralar.. hepsi..
Bitecek..
Tanklar, toplar seni öldüremeyecek.
Güldüremeyecek seni hiçbir bebeğin gülüşü.
Senden sonraki şarkıları da duyamayacaksın. 
Feza da hayat olursa onu da göremeyeceksin. 
Hepsi bitecek sen gidince.

Bitecek de güzel mi olacak bilmem..
Bittiği yere kadar mevzubahis şimdi.
Gerisi senin eserin.

Şimdi dur...
Gül biraz...
Bakalım kaç kere gülmüşsün...kayıtlıdır bir yerlerde çıkar karşına..
Kaç kere ağladın pekiyi?
kaç kere yatağını ıslattın bakalım?
Kaç kere sevdin?
Kaç kere gördün en son çıkan filmi ?
Bırak saysınlar sana ne?
Hesabı ödersin hayatınla.
Üzülme boşuna, bak geçiciymiş dünya..
O zaman neden acı var?
Neden vergi var ? 
Neden su parayla?
Neden imtihan var?
Bana sorma...

Ben geçemedim...
Kalanlara selam olsun.

Ruh ikizi varmış ya.. Ya ruh üçüzü varsa?
Nereden bulacaksın onu ?
Bulmasan da nefes alıyorsun işte..
Nefret dolu, öfke dolu fikirlerin de var üstelik...
Hep güzel şeyler olmasını istiyorsun ama etrafına dağıttın sadece cüruf.
Beklenti 10 
Huzur 0

Ormana bıraksam on dakikada on ağaçla küsersin.
Kuşlarla aran açılır göz göze gelemezsin..
Balta girmemiş orman mı bıraktınız?
O yüzden bak..
Sakinleş..
Zaman doluyor..
Ya da 
Vakit tamam...

Hayattan ne istiyorsun?
Derdin ne?
Saat ileri giderken, geriye doğru sayar hayatın sayacı..

Şimdi durma;
Sev o ağacı,
Öp şu kuşu.
Göm baltanı toprağa.
Nefretinle falan bağırış çağırış kavga et..
Hesaplaş hayatla kalan zamanında 
Ama unutma... içinde saatli bomba..

"Zaman doldu"
Ya da 
"Vakit tamam"

denene kadar...

Son uyarı...

Teslim ol hayat, eller yukarı. 




Pazar, Ağustos 14, 2016

Kara topraktır...

Dünyanın en zengin insanıyım, dostlarım yok..

Beni ilk fırsatta arkadan vuracak,
Her fırsatta kuyumu kazacak,
Hiç kaçırmadan aleyhime konuşacak,
Durup dinlenmeden beni baltayacak,
Daima başarıma engel çıkaracak,
Bütün sevinçlerimde üzülecek,
Bütün kederlerimde kahkahalar atacak,
Her gün yüzüme gülüp, her gece aleyhime konuşacak,
Küçük kazançlarıma tahammül edemeyip,
Büyük kayıplarımda zil takıp oynayacak.
İnsanların beni sevmesini sevmeyecek,
Beni sevmeyenleri kendine dost edinecek,
Rakiplerimle samimi, yanımdakilerle mesafeli olacak,
Sevdiklerimden nefret edip, sevmediklerime tapacak,
Yüzüme gülüp içinden lanet okuyacak...

Çok şükür ki; dostlarım yok...
Beni dost sahibi yapacak.

Salı, Temmuz 26, 2016

Darb-e


Parça parça içimdeki ses..
şarkılar susuk..
pencereler kapalı, sımsıkı,
Işıksız tayyareler geçiyor ana üssümüzden..
feryad duyulmuyor zamanüstü gökyüzü.
bütün senler siz olmuş,
bütün bizler ayrık.
ses duvarları bir bir yıkılıyor,
yer ile yeksan ortalık.
ışıklı cisimler merasimi,
içimize içimize tüm seferler. 
ağır silahlar ağır yaralamaz geceleri,
gün olur için yanar, gün olur için kanar.
sevgisiz kurşunlar,
gençlerle buluşmuş,
gençler,  
son motora yetişmiş kadar pervasız.
bütün masalar devrik,
kahveler soğuk,
son kez kalkılan sofra, 
bardakta yarısı içik su,
kapıda hala sallanan anahtar,
köprüüstü aşıkları başka şimdi..
arazöz kan damlalarını yıkadı az önce,
tekerleklere bulaşmış goodyear izleri
geçmiş karşı yakaya çoktan..
söz pınarlarından süzük,
bir iki damla harf yarınlara,
kulaklarım hasret sulh şarkılarına,
narin bakışlı yâr şimdi uzakta.
kimbilir ?belki bu verilen son selâ.
pili bitmiş oyuncak tanklar bilmezler,
yıkamaz muhkem kalelerimi,
O da büsbütün sevdiğimden Müzeyyen'i...



Akşam olunca yarelerim sızlar
Solist: Müzeyyen Senar
Güfte/Beste: Nazif Girgin
Makam: Muhayyerkürdi

Pazar, Temmuz 17, 2016

VAZ


Saat son defa vurduğunda nerede olacaksın ?

Çaya şeker atmaktan vazgeçmekten daha zordur bu hayatta bir çok şeyden vazgeçmek. 
Ya da;
Sigarayı bırakmak kadar zor değildir bir çok şeyden vazgeçmek. 
O kadar kolay iş değildir müptelalık.
Vazgeçtin mi bir kere, dönüşün yok sanırsın.
Var mıdır sahi?
Yok..
Yoktur diyenler hep dönenlerdendir. 

Vazgeçtim vazgeçmekten..
Sen hayatı yemek kitabı mı sandın hemşire?
Yoksa, kısık ateşte otuzbeş dakika pişirdiğin pastırmalı kurufasulye mi zannettin yaşamayı ?
Düdüklü tencerenin kapağını ikide bir açıp, yemek pişmiş mi diye bakan acemi aşçı gibi yaşayamazsın böyle.

Bu dünyaya dokuz ayda gelirsin ama gidişin bir an sürmez. 
Hiç yaşlanmayacak sanırdık misket oynarken. Seksek taşları hep kaymak kalacak zannederdik. 
O radyolar, o filmler hep varolacak sanırdık yanımızda. 
Annenin sıcak bağrı, babanın güçlü kolları hep saracak sanırdık ölene dek bizi.
Koruyacaktı karşıdan karşıya geçerken dedenin güvenli elleri. 
Anneannenin limonatası hep olacaktı o dolabı açtığında. 
Hep aynı kuşlar uçacak sanırdık üstümüzden, hep aynı komşu çalacaktı kapımızı. 
Bakkal amcadan aldığın bisküviler hep böyle taze olacaktı.
At arabasıyla sokaktan geçen zerzevatçının domatesi hep böyle kokacaktı.
Mısırcının arabasında hep böyle süt mısır olacaktı. 
Dondurmacının vişnesi hep böyle genzini yakacaktı.
Yan mahalledeki sevdiğin, sokağın köşesinde belirince, hep böyle vuracaktı yüreğin, hep böyle kaçacaktın bakıp bakıp. 
Dut mevsiminde bütün ağaçlar hep senin olacaktı. 
Eriğe dalarken duvardan atlayıp, hep böyle heyecanla kaçacaktın, bahçenin sahibinden. 
Sınıfın hep tebeşir kokacaktı, üstüne hep toz yağacaktı beyaz beyaz. 
Hiç bitmeyecekti mahalle maçların, hep beraber olacaktın terli terli su içtiklerinle. 
Oyuncak bebeklerinin saçlarını tararken hep böyle konuşacaktın onlarla. 
Yarış arabalarını hep böyle hızlı sürüp, hep böyle fren yapacaktın ağzınla. 
Bu dersler hiç bitmeyecek ve annen baban seni hiç anlamayacaklardı. 
Arka bahçe ilelebet payidar kalacaktı. 
Cebinde kıvrılmış, saman kağıdından bir otobüs bileti, 
sınıf kokan lacivert okul üniforması ve yüzünde bitmek bilmeyen şu lanet sivilcelerin hiç geçmeyecekti. 

Hepsi geçti.

Şimdi arda kalanlarsın sen.

Gel vazgeç hadi bu hayattan..
Bu, su, kum ve çimentodan müteşekkil dört duvarından vazgeç hadi..
Vazgeç elindekilerden, yok say dijital alemi sıkıysa..

Hayatına sonradan giren herşeyden vazgeç hadi..
Çünkü; bütün gerçek vazgeçilmezlerini çoktan kaybettin. 
Şimdi kaldı, bugün kaldı elinde..
Haydi durma yarından vazgeç !

Saat durmuş...
Kalbin son kere vurmuş,
Farzet...
Düşün o an,
Ben ne yapmadım diye. 
Gel şimdi, yapmadıklarını yapmamaktan..
Çok-geç olmadan...

Vaz-geç.




Pazartesi, Haziran 27, 2016

Değdi...



"Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım"


Hiç böyle değmemişti !
Yağmur kaçağı bir akşam..
Kendiliğinden,
Olması gereken zamanda, olması gereken gibi..
Zaman ve mekandan bağımsız, en hesapsız. 
Bundan sonra ne söylenir ?
Ne yapmak gerekir ?
Ya da ne yapmamak ?
Unutulmazmış hani, merdivenden inmek-çıkmak.
Acemisi de olunmazmış meğer sevdanın,
İnsan yürek çarpınca anlarmış.
İçtenlik mi? dıştanlık mı ? bilmem..
Gönül terazisi hep doğru tartarmış.

Bir rüzgar esse de duysam ol nefesi boğaziçinde..
Alsam yüzünü avuçlarıma,
Isınsa güneş giderayak,
Düşsem peşine gün batmadan yetişsem.
Ses yetmez oldu avutmaya,
Göz değsin isterim göze, 
Söz değsin dilerim söze..
Dil şâd olacak diye..

Mevsim yazmış, geceymiş, güzelmiş, severmiş-sevmezmiş..
Ne gam !
Değmiş herşeye..
Değermiş...
İnsan sevdi mi böyle severmiş...



Okuyan: Müzeyyen Senar
Beste: Avni Anıl
Güfte: Turgut Yarkent
Makam: Hicaz


Perşembe, Nisan 14, 2016

RÜYAKÂR



Bir rüya denizinde aks-i seda, gölgeler uzamış sulara, sular çağlamış göklere ulaşmış nağmeler. 
Bir rüya içinde sen ve gölgemin gölgene bile değemediği bir ben ! 
Gözlerin gözlerimde rüya hânesinde.. Lâkin öylesine mütereddit, gözüm değmesin üzerine, eskitmesin narin yüzünü, rüya bile olsa. 
Ezberlenmiş kelimeler örtmesin üzerini, saklı sevdanın. Oysa ne çok isterdim uyuduğunda, başucunda belirip, hiç duyamayacağın sözleri söylemeyi. 
Bilmesen de, nazik adımlarının bastığı basamakları ezberlediğimi, hiç duymasan da kulağına sesimle fısıldanmış cümleleri, rüya içinde rüyadır bunun hayali.

Yırtıldı akşamın solgun perdesi yarına kaçtı şems, mor dantellere bürüyüp boğazı, zihnimde hoş sedân, ve sükûnlu bakışlarınla. 
Bilemezmiş insan sevdiğinin gözlerinin rengini meğer. Bakamazmış zira içine hicâbından, öyle fütursuz öyle dünya içre bakar gibi. 
Kainatın en köşesine çekilip de hatırlamak kâfi imiş... 

Bir kelimeye bile hasret, ehl-i esaret içinde yaşamaya razı, şu ümitsiz, şu çaresiz gönül.. 
Dünyayı dolduracak kadar büyük bir nefes çekip içine, her gördüğünde duracak kadar deli atan bu yürek, gerçek olmasından korkup da o rüyanın, saklanır uykudan bile köşe bucak. 
Meğer dönmesinin bir sebebi varmış dünyanın. Mevcudiyetinin bir anlamı varmış sahiden bu bedenin. 
Aklın düşünmek için bir bahanesi var imiş. Hepsinin sebebiymiş meğer bir gizli rüya. 

Var içinde yok olmak, yok içinde var olmaktan zor. 
Aynı havayı teneffüs etmek, aynı ışığa uyanmak her sabah, aynı yağmurdan kaçmak, aynı gökkuşağının altından geçmek.. 
İman etmek aynı Tanrıya, ezberlenmiş duaları sessiz, sadece kıpırtılı dudaklarla okumak. 
Yollar kadar uzak belki kalpler. 
Belki olurdu, belki rüyadaki gibi hakikat olurdu bir bakış ! 
O vakit mevcut bütün insanoğlunun aynı anda, aynı gözlere bakıp, aynı aşkı hissettiğinin toplamından daha büyük bir iştiyakla severdi bu gönül, hiç şüphe yok. 

Narin bir ruh belli eder kendini saklanırken. 
En doruklarda olması gereken, hakkı yenen, belki kıskanılan, ne olursa olsun değerinden hiç birşey yitirmeyecek bir kabiliyet, övgülerin çok üzerinde bir metanet ile o şâhikaya ulaşacağı günü bekler. 
Takdire değer, takdim edilmeden hakkını alan. Bir gün olacak, gerçek bir yıldız ışıldayacak gönüllerde, parlak ve apak. 

Sahte değildir rüyalar, gerçeğin kendisidir. 
Herşeyin sahtesi var, rüyalar hariç. 
Rüyaya ulaşamaz riya. Kendini yok edemez gerçeklik.. Ve fuzuli bir saniyesi bile yoktur, ne azdır ne çok. 
Biterken bitmesin dersin, yalan dünyaya uyanmayayım dersin, biraz daha bakayım gözlerine dersin, dersin de.. Olsun. 

Şimdi dikiş tutmaz hayal perdesi, tek teselli paylaşılmış bir kaç an. 
Ruhun güzelliğini başka hiçbir güzellik örtemez. 
Sevdanın yerini başka hiçbir his alamaz. 
Tevazu öğrenilmez, hissedilir, ya vardır ya da yok kere yok. Terbiye gibi değildir, bilgi-görgü gibi değildir, zira; yaradılışın saf kaynağından çağlar. 
Böyle büyük bir hisle sevilmek nasıldır ? 

Rüyalar mı bu aleme taşar ? bu alem mi rüyalara ulaşır ? Hangisi gerçektir? 
Pekiyi amaç hangisinde mesut olmaktır ?

Hiç ulaşamayacağım ellerin var bilirim. Dert etmem hiç dokunamayacağım saçlarının tellerini ve hayıflanmam sesimi duymamandan. Kim demiş sevmenin kavuşmakla alakalı olduğunu ? 
Gözlerim var bir tek ele veren ruhumu, onu da göremezsin zaten. 
Yazılmamış sözlerim var, okuyamayacağın, çizilmemiş resimlerim var çerçevesiz, çekemediğim fotoğraflarım var poz vermediğin. Oynamamış filmlerim var, oynamadığın.
Senim var benim olmayan; Benim var, senin bilmediğin.  
Bir rüyam var riyasız. Bir alem var, sen içre sen, 
Bir dünya var ben içinde hiç. 
Rüya 
Rüya kadar sahi.
Dokundum sesine 
Ve perde. 




Cevdet Çağla - Şevkefzâ keman taksimi



Pazartesi, Şubat 01, 2016

Yine gölgen


Dalıp gitmişim sesinle elâ şafaklara, bir ince bulut silsilesi gözlerimde, neyi görsem, neye baksam, neyi sevsem..
Rüzgarsız uçuşan saçların var ellerimde. Işık olmadan yansıyan gölgen, benim olmadan aldığın nefes gibi tıpkı. Yıkılsın şimdi şatafatlı tahtı, gaybı bildim diyenlerin, senden gayrı muamma gaybım mı var benim? 

Açılsın pencereler, sâikalar dökülüyor yanıp sönen sokaklara, sesin gitmiyor duvarlarından, siyahlarla örtülü gecenin. 
Nadir bir kumaşın dokunuşu elimde, kayıp gidercesine, son vapurun bacasından tütüyor. 
Uyumuş kalmış bütün çocuklar selsebiller altında, elleri ceplerinde, dayanmış da mermere, dalıp sersefil hayallerine. Bir tek uyumaz anne, gözlerinden dua akarken, kokusunu verip de sarıp kollarını, çeker içine şifa niyetine.  

Balıkçı saatine var daha, içinden söylediğin o türküler yatıştırmaz dertlerini. Bak yalnız vuruyor saat. 
İnsan anlar ancak insandan da.. insan yok. 
Dolanır ayaklarına bir sarı tebessüm gibi kediler. Sokak köpekleri üşümez ışığının altında. 
Bir tek kendine yok çaren, bir sana yok şefkat. Oysa, yaslayıp başını dağlara bir anlatsan, bir duysa sesini deniz, bir işitse seni Midas'ın sır tutmaz kuyuları... 
Şehzadebaşı'nda bir köşede kısmet taşı var, bilmez kimse. Tam değecekken elimiz, taş kesilmiştir. Kimbilir belki ondandır kısmetsizliğimiz. 

Şehrin bütün akşamları bizim. Söyleyebilsem, gölgen gibi dokunamadığım duvarlara, neyi görsem, neyi sevsem, neye baksam. Rengim uçuk kalbim ışıksız, lâkin o kadar da fena değil hâlim. 
Hayal taşar  yüreğimden, belki başka bir yerde tutuyordur gözlerini gözlerim. Kalbim yakın geçiyor sahillerine, bir göz değmesi, bir kaç selam cümlesi,  hepsi bu.
Halbulki; avare misali, geçip gitmişimdir yanından kaç kez. Belki kapını tutmuşumdur bilmeden tam sen çıkarken, belki yanyana oturmuşuzdur bir sinemada kimbilir? 
Belki de hiçbiri olmamıştır, bir hayalden ibarettir bu hayat. 

Beklemez ne hayal ne de hayat, uçup giderken ellerimizden. Düşlerimiz bile kalmaz geriye. Bir tek soğuk kitabe-i sengi mezar, o da kaldıysa arkamızda bir bakan. 
Bastığın taşları dahi kıskanırım da.. 
Bir tek ben bulamam gittiğin yolları. 
Akşam yine gölgen yine sen. Döner durur içimde bir ses; neyi görsem, neyi sevsem neye baksam; gene sen. 



Pazartesi, Ocak 18, 2016

gayrı yüküm sevdan olsun...


Tutunmak sevdaya, hiçbirşeye tutunmuyormuş gibi..
Şu sükunetle düşen kar tanelerinin hepsini sana dermek isterdim. 
Sıcak olsalardı şayet, bilseydim ellerini üşütmeyeceklerini.. 
Uzaklardan gülen gözlerini bilseydim mahvetmeyecekler, bakmak isterdim daha yakından. 
Sus şimdi kar sesleri yutmuş... 
Sadece keşke, keşke be gözüm, bu kadar yakmasaydı bu türkü..
Zaten geceleri uyku girmez gözüme...


Keklik gibi kanadımı süzmedim
Murad alıp doya doya gezmedim
Bu kara yazıyı kendim yazmadım
Alnıma yazılmış bu kara yazı
Kader böyle imiş ağlarım bazı
Gönül ey ey ey sebeb ey ..

Şü gonca gülleri ben deremedim
Çifte bülbülleri konduramadım
Kadir kıymetimi bildiremedim
Alnıma yazılmış bu kara yazı
Kader böyle imiş ağlarım bazı
Gönül ey ey ey sebeb ey ..

Geceleri uyku girmez gözüme
Zalim yastık diken oldu yüzüme
Uyma dedim uydun eller sözüne
Alnıma yazılmış bu kara yazı
Kader böyle imiş ağlarım bazı
Gönül ey ey ey sebeb ey..





Yöre: Erzincan 
Kaynak Kişi: Salih DÜNDAR 
Derleyen: Muzaffer SARISÖZEN







İstikbâl-i kıble

Hani eşittik ya doğarken, Kalu Bela'dan beri.. Hani bir de.. Ölürken eşit olacağız ya, kıyamete kadar... Eşitlik o zaman bozulacak ! Ezenler ezilecek, ezilenler basu badel mevt... 
Bekleyecek miyiz pekiyi o zamana kadar? Beklemek midir çiğnenen karların kaderi, eriyip, buharlaşana kadar? Üzerine basınca sertleşen şu bağrıyanık toprak, şu kurumuş kil, girinceye kadar içine, örtünceye kadar üstünü kederlerin, böyle çorak mı kalacak avucumuzda? Ağlayan çocuk gülse ne olur ki yarın? Şu an ağlatmamak asıl mesele. 



Ölmüyor duvarlar, içindekiler ölünce. Şu gecekonmuş evlerde oturur şu sarayın soytarıları. Eğilirler yerlere dek, hokkabazıdırlar en mağlup muzafferiyetlerin kumandanlarının. Paraseviciler uzlaşır ölübazlarla kelle başına, saadet satarlar mermi mermi. Yumuşak elleri okşar başlarını çocuklarının, bir de "maşallah" der ki nazar değmesin ! 
Gözleri oyun oyun çocuklar, burunlarında fırın fırın gevrek ekmek rayihası, yürürler postal postal, izli çamurlarda. "İlk ben vuracağım, hayır ilk ben" çünkü; savaş var dünyada, savaşanlar arasında yarış var sonu kanlı varış. 

Kağıda yazılanlar gibi değildir ölmek, koymuyorlar sabileri yetişkin tabutuna. Vita kutusundaki sardunya gibi solmuş bedenleri, sarıp koyuyorlar musallaya sigara kolisiyle. Oysa ne çok çiçek var derilecek bahara.. Bırak yaprak ağlasın sadece çiğ çiğ, sabah ezanında. Bırak yaprakları kurusun da güneşle, çocuklar görmesin çiçeklerin gözyaşlarını, uyandıklarında. Utanıp boy vermemiş gürz gibi papatyalar,  küsüp baş eğmiş ayçiçekleri ve gelin olamamış kanlı gelincikler yer ile yeksan iken, hiçbiri görünmüyor, kirli uzaktan kumandanın arkasından. 

Dua et şimdi şirk kokulu ellerinle, daha çok ver Rabbim, daha çok ! 
En yüksek dağın en ucundaki en el değmemiş nebat gibi yaşa, ne kadar salim olsan da, üstünü örtecek kar boran, dalını kıracak rüzgarı, düşen yıldırımları da göreceksin elbet ve sen de gireceksin üzerinde gururla yürüdüğün toprağın altına. 
Üzülme, eşit olacağız o zaman. Saf saf yürürken layığına, kimse olmayacak yanında. Eyvah ! çok geç değil mi dönmek için? Nedamet yanında kibrit çöpüdür kibir. 

Yoksul kalplere girmez sevdanın bereketi. Oysa yaşar insan şusuz-busuz, örter çıplak üstünü üstelik ama sen beğenmezken duvarının renklerini, başını sokacak duvar arar sana duacı müridlerin. 
Şimdi gözlerinin içine bakarak ve gülümseyerek söylüyorum sana; "öleceksin" lakin bu bile fayda etmeyecek, ne sana ne de yaktıklarına... 
Senden öncekiler gibi anılacaksın, lanet bile edilemeyecek kadar unutulacak adın. O çamura saplı çocuklar gibi, o unuttuğun saf çocukluğun gibi. 

İşte bir gemi daha geçti hayatından, yararak boğaz sularını, sisli minarelerle ıslak beton kulelerin yarıştığı şehrinden. Yığmataş arasında koşuşturan insan nefesinden, aç martılar şehrinden, bir gemi daha geçti. 
Sen görmesen de orada hepsi.  Şehrin surları duruyor bak, lakin; içindekiler hercümerc.. İbret al bundan, geçiyor üstünden bulut, az evvel beyazdı üstelik, şimdiyse kara davut.. 
Kalmayacak adın kitaplardan başka bir yerde.. 
Seni tek kurtaracak yön İstikbâl-i Kıble. 




Pazartesi, Ocak 04, 2016

Gırnatacı


Programdan sonra Kabataş'a, ekseriyetle de Tophane'ye yürüyerek iniyordum. 
Bazen taksiye para vermemek için, bazen de sırf saatler süren o gürültüden sıyrılıp kendime gelebilmek için. Bir gün gene sabaha karşı Fındıklı'ya inerken O'na rastladım.
Merdivende üç basamak aşağıda duruyordu. Gözlerimin içine baktı, saati sordu,

-Var mı saatin?

-Yok

- Telefonun da mı yok ?

Cebimden çıkarırken gözlerindeki hayreti de gördüm,

- Sana yakışıyor mu o takoz?

Eski telefonuma ilk takoz diyen o değildi, aldırmadım,

- Dörtbuçuk.

- İyi erkenmiş.. Bir de bir lira ver.

Bozuldum biraz, aramızda kurmak istediğim yakınlığa para sıkıştırmasına,

- Sende varsa bana ver !

Elini cebine soktu, bir avuç bozukluk çıkardı, avucunu açtı elindeki paralar yere döküldü, arkasına bakmadan yürüdü gitti.

-Hey baksana, varmış paran, tamam... Topla..

Dönmedi bile, hızlı hızlı çıktı merdivenlerden, köşeden ilk sağa döndü, gözden kayboldu. 
Arkasından bakakaldım, hoşuma gitmişti onun bu pervasızlığı. Yanımdan iki üç kişi geçti, yerdeki paralara eğildi genç bir kızla oğlan, dönüp bana baktılar, ben de onlara... Yürüdüm gittim Tophane'ye doğru. Arkamda paraları toplayan gençlerin sessiz sevincini duyuyordum. 

Bir hafta sonra aynı yerde, bu sefer biraz daha aşağıda gördüm onu. Önce tanımadı, sonra tam yanından geçerken;

- Noldu ? n'aptın parayla? korkma geri istemeyeceğim. 

- Yok... Almadım parayı...

Biraz keyiflice gülümsedi;

-Biliyorum. Baktım arkandan sonra...

Pis pis sırıttı,

- Paraları cukkalayanları gördüm ama... Yok öyle beleş.. Donlarına kadar aldım..

- Soydun yani !

- Gençler çalışmadan hazıra konmayı seviyor. Şarapçıydı onlar, ben almasam bakkal Hüsam alacaktı zaten paralarını.. bak döndü dolaştı, benim para geri geldi cebime..Hem de KDV'siyle..

- İyi ya.. Sen de onlardan aldığın KDV'yi bakkal Hüsam'a vermişsindir gene.

-Tövbe haşa..ağzıma haram komam ben.. Bak..

Elindeki içi bally dolu sararmış torbayı gösterdi..

Torbasını işaret edip alay etmek istedim;

- Aferin sana, cennet garanti ! haramla işin yok !

- Onu bilmem de, sen daha geç saatte buralardan geçersen, kısa zamanda görürsün öte tarafı..

- Sen gençsin korursun beni, izin vermezsin kimsenin çizmesine..

- Bak ! genç menç sökmez tinerciye, zulacıya, babafingocuya anladın mı? Ellerine düşmeden alacaksın voltayı.

Yürüyüp giderken, arkamdan;

- Sigaran da yoktur senin..! diye bağırdı.

-Yok ya !

- Sende de hiç birşey yok, niye yaşıyorsun sen? Ot gibi adamsın ha!

Durmadım ama.. Bu soru aşağı inene kadar, hatta daha sonra iskelede ilk vapuru beklerken bile çınladı durdu kulağımda..

- Niye yaşıyorsun sen? Niye yaşıyorsun ?

İki hafta sonra sarhoşun üzerime boca ettiği rakının tenime değen soğukluğu hala üzerimdeyken, merdivenlerde gene karşılaştık. Bu sefer kafası biraz dumanlıydı... Geçtiğimi farketmedi. Yanında kendi yaşlarında genç bir çocuk vardı. Paltosunun yakasını kaldırmış elleri cebinde onunla konuşuyordu. Gözlerini görmek için çok küçük kafamı kaldırdım, bakmadı. Yorgun adımlarla devam ettim. Arkamdan bir ses,

-Selam da mı yok? Ooo mazotu götürmüşsün, kokuyu aldım ha..

Durdum arkamı dönmeden, 

- Yok içmem ben, kaza oldu..

Cevap gelmedi..
Ben de yürüyüp gittim. 
Bir kaç gün sonra bu sefer merdivenlerde değil sokağın daha yukarısındaki metruk evin içinden incir ağacı fırlamış duvarına yaslanmış, yağmurdan ıslanmış vaziyette gördüm, yanaştım.

- Sen çalgıcı mısın hacı abi?

Yüzüne baktım, elimdeki keman kutusuna çevirdim başımı..

- Ne var onda? Gıygıy mı?

- He gıygıy, keman derler ona..

- Kızma be abi, kızına mı sövdük? Çalgıcısın ha..

- Çalgıcı denmez, müzisyen denir.

- Havalı olacak yani illâ müzisyen.. Musıkici abi..

Elektrik direğinin yanan sarı ışığına doğru baktı..
Yağmur damlaları olduklarından iri görünüyorlardı sanki;

- Dinmedi be namussuz, gelip geçen de yok dızdızlayacak.. Ben de çalarım biliyor musun? Yok yok öyle değil...Gırnata..

İnanmadım, yüzüne de bakmadım.. Lambanın sarı ışığı söndü..

- Beş kağıt versene...

Pantolonun cebine elimi soktuğum tarafın sökük olduğunu hatırladım, diğer cebime sokmak için keman kutusunu uzattım..

- Tut şunu..

Şaşırdı biraz. Ona birisinin güvenmesine alışmamış olacak, aldı eline kutsal hazine sandığını tutar gibi..

- Hafifmiş be...

Cebimden 20 lira çıktı.. Uzattım.

- Yok mu bozukluk babalık ? 

- Kısmetin buymuş..

Kemana uzandım.. Kendine doğru çekti biraz.. Hafif sırıttı.
Sertçe baktım gözlerine, kızdığımı anladı, kutuyu uzatırken,

- Ohoo iyi, sana da şaka yapılmıyor ha..

Ona olan güvenimin sarsılmasından korktuğu için, peşimden geldi..

- Yok, sevdim ben onu ondan, amma hafifmiş bu gıygıy..

Kızgınlığımı pekiştirmek için cevap vermedim. O da alttan almaya devam etti;

- Sen cafcaflı yerde çalıyorsun belli.. Belki bir gün, şu aşağıda açarız biraları, sen kaydırırsın ben öttürürüm ne dersin?

Saatlerce enstruman sesi, sarhoş narası, üvertür çığlığı, çatal kaşık tıngırtısından süngerleşmiş beynim duymadı bile onu..Arkamdan;

- Yaparız bi güzellik be abi, yaparız ha ?

Gönlümü almak için, son bir kez seslendi..

- İyi çalarım ha..

Daha çok endişelenmesini istemedim, "tamam" der gibi kolumu kaldırdım.. 

Rahatlamıştı belki biraz ama arkamdan da kesin küfürü basmıştı.. Ona inanmadığımı düşünüyor olabilirdi hâlâ.

Takip eden 4-5 hafta başka yerde programa çıktığım için hiç görmedim onu. 
Bir kaç sefer de yolum oradan geçmesine rağmen rastlaşmadık. 
Merak ediyordum fakat o civarda, özellikle de sabaha karşı, ballyci bir çocuğu soracak kimse yoktu, olsaydı da başıma bela alacak halim yoktu. Herhalde dedim kendi kendime, soğuk bir nezarette, sopayı yemiş oturuyordur.

 Tam unutmaya yüz tutmuşken haftalar sonra yine sabaha karşı ilk karşılaştığımız yerde, merdivenlerde oturmuş, ıslak duvara yaslanmış gördüm onu. Loş sokakta sisli boğaza karşı oturmuştu. Önce o olup olmadığını anlayamadım ama, yaklaştıkça eprimiş balıksırtı paltosundan o olduğuna emin oldum. Yaklaştım, tam yanına gelince durdum. Başını çevirip bakmadı bile.. Keman kutumu kucağıma alıp, yanına, nemli merdivene oturuverdim. Yüzü karanlıktı, duvara yaslamıştı başını, keçeleşmiş kumral saçları Beşiktaş beresinin altından sarkıyordu. Biraz daha eğildim, beni farketti, kafası dumanlıydı. Bir elimle çenesine doğru uzandım yüzünü çevirmek için, başını geri attı. O an yüzü aydınlandı birden sokak lambasıyla. Elmacık kemiğinden çenesinin altına kadar yarılmıştı suratı. Boş bakışlarla yüzünü bana döndü. O ana kadar beni farketmiş ama kim olduğumu anlamamıştı. Gözlerime doğru baktı, boğuk bir sesle,
- Oo çalgıcı abi.. Nerdesin sen ya ? bak çizdiler ekürini... 

Yosun tutmuş ıslak basamağa doğru devrildi.
Koltuk altından tutup kaldırdım. Gerisin geri zar zor yürüyüp, bir taksi buluncaya kadar soğuk sokağın başında, yüzüne bakmayaya gayret ederek bekledim. 

Onbeş gün sonra bunu hastaneden çıkardılar, yanıma geldi elimi öptü. Davutmuş adı, pavyoncu Salih'in yanına emanet ettim, bulaşıkçı oldu önce, sonra bir dahaki gelişimde komi... Son gittiğimde ise göremedim, işi bırakıp kaçmış, parasını bile gelip almamıştı.

O gece bir yandan dişimin ağrısından kıvranıp bir yandan çalarken, gözümün önüne, bakmaya bile tahammül edemediğim feci yarılmış yüzü geldi. Onyedi yaşında başına gelmedik kalmamış kayıp bir çocuk. 
Sahnedeyken seçemezsin insanları, sadece seslerini duyarsın, alkışları, küfürleri, yalandan iltifatları, sadece sesler, kafanın içinde sahipleri hakkında bir resim çizdirir sana. Zeytin hasadını konsomatrise bozduran çiftçi, perşembe pazarından kasabaya mal çekmeye gelmiş hırdavatçı, karısını genç yaşta kaybedip alkolik olmuş muhasebeci, yolda hanutçuya yakalanmış bir kaç şaşkın turist. Bunların hepsinin sadece seslerini duyup, cisimlerini hayal ederken, keman taksimi yapmak belki de bu işin en güzel tarafıdır. Onlara değil kendine bir taksim geçersin, hepsini tek tek gözünün önüne getirirken. Her seferinde başka insanlar, başka makam. 
Dişimin ağrısından ara verilince patronun yanına gidip izin istedim. Biraz bozuldu falan ama, arkadaşlar da son bölümü biz geçeriz deyince, hemen giyinip çıktım. Hızlı adımlarla sanki ağrımı geçirecekmiş gibi nefes nefese merdivenli sokağa kadar hiç durmadan yürüdüm. Tam sokağın ortasında onun sesini duydum;

- Ne bu telaş hacı abi? Biri mi kovalıyor ?

Durup döndüm apartman kapısının eşiğinde, elinde bally torbası bana bakıyordu.

Elime fırsat geçmişken biraz kızgın çıkıştım;

- Yaramaz adammışsın sen ? Neden kaçtın? mahcup ettin beni millete, hani söz vermiştin?

Başını öne eğdi, sonra tekrar dik konuştu;

- Yok be abi, iki tabak kırdık diye sağlı sollu girdi eşşolusu, ben de senin hatırına kesmedim çükünü, bastım gittim, bir daha da..

Elindeki torbaya diktim gözümü..Baktığımı anladı, elini geri çekti;

- İyi olmamış bu..

- İyi olan ne var ki?

-Arabesk yapma, bana sökmez, sen yolunu bulmuşsun..

Ona biraz sert cevap verip, doğru yola çekmeye çalıştığımı anladı ama gene de anlamamazlığa geldi. 

- Bak söz vermiştin bana, ikimiz aha şurda beraber çalacaktık ne denirdi ona..

-Düet..

-Hah düdük..Ondan işte. Bak sen de sözünde durmadın.

Lafı çevirmeye, kendini unutturmaya, buna rağmen benimle olan varlığını devam ettirmeye çalışıyordu. 

- Sen hazır ol, yaparız bir gün, bu kafayla ne sen ne ben çalarız zor. Sen hazır ol hele..

- Ohoo ben hep hazırım sen hazır ol esas ! Şu haline bak, yüzün olmuş yarım dünya, senin gibi adama kavga yakışır mı?

Elimi yüzüme götürdüm, dişim yüzümden yanağım ay parçası gibi olmuştu, ağrıyı yeniden hissettim. Gene hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı yollandım. 

- Söz verdin, burada bekleyeceğim seni... bak sen de satarsan beni var ya !

Dişimin ağrısı günlerce sürdü. Dişçi korkusundan kafamı duvarlara vura vura geçirdiğim gecelerden sonra, nihayet komşumun da ısrarıyla Tarlabaşı'ndaki dişçiye gittim. Elli yaşında yirmi yaş dişi mi çıkarır insan ? Adam dişimi mi? çekti ciğerimi mi ? bilmem, bir hafta da öyle geçti. 

En sonunda gene uzun bir pavyon programının ardından, aynı sokağın köşesine vardım. Aklıma verdiğim söz geldi. Eyvah dedim..Yolu mu değiştirsem? Bu kafayla beni yakalarsa gecenin köründe, sokağın ortasında millete meze oluruz. Gene de verdiğim sözden kurtuluşun olmadığını bildiğimden ve açıkçası onu merak ettiğimden olsa gerek, dalıverdim sokağa..

Sokak kalabalıktı. Polis arabasının ışığı evlerin pencerelerinden yansıyordu. Kalabalığın arasından, göz ucuyla, yerde birinin yattığını gördüm. Üzerine örtülü gazete kağıtları arasında, bir klarnetin kalağı parlıyordu.